Kırık

May 13th, 2008

      Çantam cam kırıklarıyla dolu. Ne zaman çantamdan birşeyler almaya kalksam elim kan içinde kalıyor. Aslında elim acımıyor aksine kırık camların canlarının acıdığını hissediyorum. Ne zamandır hep elim acıyor zannediyordum. Hep yanıldığım gibi bu seferde yanılmıştım. Çok geç artık kırıp döktüğüm o camları yeniden onarmak için. İlk defa cam kırıklarını düşünüyorum bunca yıldan sonra. İlk defa elime değilde kırıklara bakıyorum. Ne kadar da çok cam kırığı var!

       Belki de haklıydım onları kırıp dökerken. Belki şimdi onlar haklı elimi kan içinde bırakmaya. Hep gözüm kendimde hiç etrafa bakmadan, hiç düşünmeden yürümüş geçmişim üstlerinden. Hiç geriye bakmamışım. Şimdi de bakmıyorum.

        Kırıp döktüğüm herşey varsın kırık dökük kalsın. Üzerine bastığım herşey acı çekmiş olsun. Benim acılarımı paylaşmış olsunlar. Gidip özür dileyecek değilim. O kadar da suçlu değilim yapıp ettiklerimden. O kadar pişman da değilim. Bedelini ödedim herşeyin. Yalnızlıkla ödedim, göz yaşlarımla ödedim, vicdan azabıyla ödedim, bir fahişe gibi bar köşelerinde içki şişelerinin dibinde ödedim. Her beş dakikada bir yaktığım sigaramın dumanıyla ödedim. Her içtiğim bardak çayın kederiyle ödedim. Her oturduğum köşede uzaklara dalarak ödedim. Her söylediğim yalanın içimi acıtmasıyla ödedim. Hep yalnız yürüdüğüm sokaklardaki soğuğun bedenimi buz kesmesiyle ödedim. Her yağmurda ıslanıp kurulanmadan ödedim. Her sevdiğim kalbi , ölesiye severken terkederek ödedim. Her gece yatağımda uykusuz kalarak ödedim. Her önüme gelene derdimi döke döke ödedim. Hep ödedim. Ya da ödedim zannettim. Ya da ağladım zannettim. Ya da acı çektim zannettim. Ya da sevdim terkettim zannettim. Her sarhoş olduğumda unuttum zannettim. Ben ne yaptım hiç bilemedim. Hiç göremedim.

         Ne kadar da çok kalp kırıp dökmüşüm. Dedim ya umurumda değil kırıp döktüğüm kalpler. Umurumda değil bilmem kaç kere kırılan ya da dökülen kalbim. Umurumda değil… Niye olsun ki! Ödedim! Her saat, her dakika, her saniye acı çekerek ödedim!

         Laf kalabalığı benimkiside. Kime ne ki! Benim yaşadıklarımdan kime ne! Hatta bana ne! Artık ne önemi var bütün yaşanmışlıkların. Artık ne önemi var bütün anlamışlığın. Artık ne önemi var bütün bu pişmanlığın.

         Geçen gece bir ses vardı telefonun öteki ucunda. Bir sesten çok bir yankıydı. Yine kırılmışlığın sesini duyuyordum. Yine bir yakarışın. Yine bir haykırışın. Yine gözümü kan bürümüştü. Yine vermiştim kararımı.

         Akşam bir barda Murat anlatmıştı bunları bana. Eskiden beri dostumdur benim. Tek dostum belkide. Ne zaman yalnız kalsa bana cam kırıklarını anlatır. Hep dili sürçer can kırıkları anlarım ben onun dediklerini. Aslında öyledirde söyledikleri. Her cümlesinde bir can kırığı gizlidir Murat’ın sözlerinde. Soğuk ve sessiz konuşur. Arasıra bir anda gülümser bizim Murat. Kahkaha atmaya başlar bir anda. Bir anda için ısınır dinlemeye başlarsın. Nedir acaba dersin bu kadar güldüren Murat’ı? Sorarsın? Cevabı yoktur hiç bir zaman. Anlatacakları da çok değildir. Cam kırıklarından bahseder hep Murat. Çantasından çıkardığı boş sayfalı kitapları okur, okur, okur ama bir gün bile duyamazsın ne okumuştur, ne düşünmüştür bugün Murat.

        Uzunca bir sessizlikten sonra Murat devam etti telefonun öteki ucundaki sesten. Sonra nedendir bilinmez vazgeçti Murat anlatmaktan. Bir gün herşey bittiğinde, artık sabah olduğunda, uyandığımızda bütün bunları bana tekrar sor hepsini herşeyiyle anlatacağım demişti sonra usulca yerinden kalkıp yürümeye başlamıştı.

Saat dört on

December 6th, 2007

 

Yine bir yazar edasıyla kuruldum kağıt ve kalemin başına. bir şeyler karalayabilir miyim diye bir feveran etti gönlüm. Otur da iki satır bişiler yaz dedi. Yine kalemim ketum. Anlamadım ne oldu. Oturdum düşündüm saatlerce ve bu saat oldu. Okudum, yazdım güldüm ama nafile. Bir yere dokundu yine elim. Anlamadım. Yağmur var dışarıda. Pencereler üşümüş ve titriyorlar. İçerinin sıcaklığında kalemime sarılmış beraber uyuyormuşçasına yakınlaşmış ve ona dert yanıyorum. Ufuk çok uzak değil artık bindiğim gemiye. Bindiğim gemi de o kadar soğuk değil ama içimdeki korku beni biraz korkutmaya başladı artık. Yakınım çok yakınım bir adım daha atsam her şey bitecek ve sabah olacak. Uyanacağım ve uykulu gözlerle bir süzeceğim. Korktuğum şey karanlıkta yanan bir mumun aydınlığıyla mı karşılaşacam yoksa açık bir pencereden giren güneşin aydınlığı mı karşılayacak beni.

 

Bu şimdiki halim ya da hissettiklerim. Bir de düşünür oldum ben iyice. Ayrılıklar koymaz oldu bana. Eski dostlar varsın hatırlamasın der oldum. Artık daha bir hırçınım daha bir acımasız oldum. Belki yıprandım çok fazla. Artık hissizleştim. Sadece gülüp geçer oldum çoğu şeye. Gerçek bu değildi elbette. Ama nedendir bilinmez söylemek istemiyorum artık gerçekleri. Son yalanların son saatleri belki de bütün bu olanlar. Ya da yeni bir yalanın eşiğinde sessizce yürüyor ve adımımı attığım her yerde bir laf düşürüyordum cebimden. İzleniyor muyum bilmiyorum eğer arkamdan düşenleri okuyorsa birileri biraz hak verirler diye düşünüyorum. Vermezler mi ? Varsın vermesinler, varsın görmezden gelsinler neler düşürdüğümü ya da anlamadım neydi bu deyip geçip gitsinler yanımda öyle usulca. Bir yerde durup bir sigara yakmak istiyorum. Arkama dönüp baktım ama gördüğüm son şey ilk şeyle aynıydı yine. Yine yalnızlık peşi sıra gelmişti arkamdan. Bu sabah daha bir anlamlı baktı yüzüme. Daha bir gülümsedi gibi geldi bana. Hah deliriyorum galiba. Hiç insan yalnızlıkla konuşabilir mi? Size hiç tarif etmedim dimi ben onu. Ya da hiç merak ettiniz mi yalnızlık nasıl bir şeydir neye benzer diye. Çok mu? Her gün gördüğünüz yaşadığınız bir şey mi? Hah sizler de şizofren olmuş çıkmışsınız benim gibi. O yok aslında yalnızca bizler yaratıyoruz yalnızlığı. Şaka yapıyorum elbette var ama neye benzediği konusunda sadece benim fikrim var. Daha önce bahsedilen her şey yalan.

 

Neyse sadece saçmalıyorum yine. Gerçi yalnızlık hep bahsedildiği yerde olurmuş diye bir şey duymuştum daha önce. Arkama baktığımda onu gördüğümü söylemiştim size değil mi? Yalandı. Aslında onu görmedim sadece sigara içerken yere düşürdüğüm anahtarlığı almaya çalışıyordum ve eğildiğimde bir kağıt parçası gördüm yerde. Buruşmuş üzerine basılmış defalarca. Son basanın kim olduğunu söylemeye takati kalmamış artık. Sadece inliyordu son demlerini yaşıyordu küçük kağıt parçası. Elime aldım üşümüştü sanki titriyordu birazda. Bir müddet cebimde sakladım kağıt parçasını. Isınsın biraz kendine gelsin diye sonra soracaktım niye bu haldesin diye. Aradan 5 dakika geçtikten sonra çıkardım onu tekrar sol cebimden. Bir müddet sadece baktım ve sonra aramızda geçenleri bizzat aktaracağım size:

 

-          Merhaba rahatsız etmedim umarım.

-          Hayır rahatsız etmediniz ayrıca teşekkür ederim bu iyiliğiniz için.

-          Şansınız yaver gitti ve size rastladım ve belki de acı bir rüzgarın eşiğinden döndünüz sizi ney idüğü belirsiz bir su birikintisine savuracaktı.

-          Evet gerçekten çok acımasızca davranıyorlar bana.

-          Anlıyorum umarım söyleyecek bir hikayen vardır bana.

-          Herkesin bir hikayesi vardır elbet sizin bu sıcak ve nazik davranışınız yüzünden size iyi şeyler anlatacağım.

-          Dinlemek isterim gerçekten.

 

-          Yorgun ve uykusuz bir gecenin sonunda kopardılar beni. Anlam veremediğim şekilde kalemini savuran bir adamın defterinden koparıldım. Sonra bir anda kendimi buralarda buldum.

 

-          Ne yazmaya çalışıyordu ?

 

-          Bir başlık attı önce saat dört on diye sonra bir şeyler karaladı ve bir anda hırçınlaşıp koparıp savurdu beni.

 

-          Peki ne anlatmaya çalışıyordu sizce.

 

-          Aslında anlatmaya çalıştığı şey işte şu anda benim durumumdu. Artık ihtiyaç hissetmediğin bir gece de savrulursun bir caddenin karanlık bir köşesine ve buruş buruş hissedersin kendini, üstüne basılıp geçilmiş gibi hissedersin. Kalkıp yürümeye mecalin kalmamıştır. Yalnızca biri gelipte kurtarır mı acaba diye beklersin umutsuzca ama zordur çoğu zaman ve şanssızlık bir kere yapıştı mı yakana bir daha bırakmaz seni lanet olasıca şey. Ancak karanlık görürsün sadece soğuk vardır senin için ve yalnızca kötü hissedersin kendini ve bütün bunların arasında bütün şansın bir sokak lambasının altına düşüp en azından derdini anlatacağın birini bulmaktır. O da seni dinler ve sonra yürür tekrar gecenin karanlığında ve yalnızca oturup düşünmeye başlarsın. İşte buydu yazmaya çalıştığı yardımcı olmaya çalıştım ancak gözü dönmüştü bir kere artık dinlemek istemiyordu beni. Neyse beni şurda ki kaldırımın üzerine koyarsan orda daha rahat sabahlarım gibi geliyor bana.

 

-          Peki küçük kağıt parçası iyi bak kendine umarım şansın yaver gider ve eski mutlu günlerine dönersin tekrar.

 

 

 

 

Küçük Kız’ın bebeği

September 2nd, 2007

        Bir bayram sabahı uyanmıştı küçük kız. Onun için güzel bir gün olacaktı. Öyle uyanmıştı. Geceden korkmuş ve annesinin yatağında uyumak istemişti. Huzur dolu küçük kız babasından kalan oyuncak bebeğini bulmaya çalıştı uykulu gözlerle. Yataktan düşmüş ve yatağın yanında ki küçücük terliklerinin üstünde öylece yatıyordu.  Yavaşça bebeğini almış terliklerini giymiş ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru ilerlemişti. O küçücük beden lavaboya ulaşmanın verdiği bin bir zahmetle bebeğini kenarda ki çıkıntıya koymuş ve yalnızca gözlerinin göründüğü aynaya bakarak yüzünü yıkamıştı. Neden sonra bebeğini alıp üstünü değiştirmek üzere odasına doğru yol almıştı.

      Küçüktü odası da en az onun kadar. Kapıdan girdikten hemen sonra üzerinde pembe örtülerin olduğu yatağının hemen başucunda o çok sevdiği babasının fotoğrafı vardı. Yatağın hemen kenarında duran oyuncak sepetine günlerdir hiç bakmamış hep beraber babasıyla oynadığı o oyuncağıyla oynuyordu. Adını eylül koymuştu o küçük bebeğin. Bir eylül günü almıştı ona babası o küçük bebeği. Perdeleri lilaydı. Severdi lila rengini bu küçük kız. Dolabından çıkarmıştı annesinin aldığı bayramlıklarını. Giydi ve dünyanın en tatlı kızı oldu.        

      Yatağının başında duran babasının fotoğrafına bakarak bugünde bebeğimi gözyaşlarımla süsleyip senin yanına geleceğim baba diyerek gözyaşlarına boğulmuştu küçük kız. Kocaman bir kadın gibi ağlıyordu. Öylesi gözyaşları kaplamıştı küçücük tatlı yüzünü. Minik kalbi çok hızlı atıyor ve bir gün geleceksin dimi baba diye hıçkırıklara boğuluyordu bu huzurla uyandığı sabahta.

  

      Her gece yatmadan bir damla gözyaşı dökerdi babası için. Hep anlamaya  çalışırdı bu erken ayrılığı. Hep neden diye sorardı bilmeden belki anlam veremeden. Daha altı yaşındaydı ama nice genç beyinlerin kuramayacağı cümleleri kurardı.

     

      Onun resmini yapardı. Babasının resmini yapardı ve o resimlerde hep babasının onu götürdüğü parkların çizimleri vardı.

      Bu sabahı yine hüzne gark olmuştu küçük kızın. Yine bebeğiyle dertleşmiş ve yine babasının mezarında ona sunacaktı kederiyle süslediği o küçük bebeği. Mağrurdu sanki biraz da kızgındı. Daha sarılmak için yeterince büyük değildi onun kolları, daha kokusunu hatırlayacak kadar koklamamıştı babasını, daha saçlarını çekecek kadar uzamamıştı parmakları.

 

      Annesi girdi odaya. Kızını bir türlü görmeye alışamadığı o halde görmüştü yine. Yine daralmıştı yine sıkışmıştı kalbi. Uğruna ölecek kadar sevdiği kocasının emaneti olan bu küçük kızın gözyaşları kezzap misali kalbine dökülmüştü. Yaklaşamadı. Gözyaşları gözünde belirmiş yeter bırak artık bizi de süzülelim bu yılların verdiği acılardan oluşan çizgilerden aşağıya doğru diye. Dokunma acıların süzülsün saf kalsınlar öylece gidelim diye çılgına dönmüştü gözyaşları.

Garip Bir Gece

August 4th, 2007

    Bir hafta oldu artık sigaramdan dert değil huzur çekiyordum. Neden sonra bir ses duydum arkamdan. Adımı sayıklıyordu duyduğum ses. Boş bir oda da uzanmış yatıyor ve ben çekip gitmek üzereydim. Dur dedi. Arkama bakmadan yürümeye çalıştım. Tekrar duydum o sesi dur! dedi daha yüksek bir sesle. Durdum ve arkama döndüm. Göz göze geldik. Bir müddet sadece baktım yatağın üzerinde ki o soluksuz kalmış bedene. Yorgundu. Biraz daha kal dedi ne diyeceğimi bilemedim. Artık gitmem lazım dedim kafasını çevirdi. Bir sigara daha yakmak istemez misin dedi. Hiç kimse için fazladan bir sigara içmeye vaktim yok dedim güldü!  Niye gülüyorsun diyemeden bir sigara yaktı ve bana uzattı. Sigarayı aldım ve derince içime çektim. Boğazım acımıştı. Komidinin üzerinde ki sürahiden bir bardak su aldım ve bir yudum içtim. Boğazımı rahatlatmıştı. Sonra aynalı dolabın önünde ki sandalyeye oturdum. Sabah 4.30 olmuştu. Gün kendini göstermek için son sancılarını çekiyordu. Öksürdüm ve sigaramdan bir fırt daha çektim. Kül tablasına uzandım ve yatağına kenarın koydum. Külümü silktiğimde pencereden esen rüzgar külün bir kısmını yatağa uçurmuştu. Elimi külü almaya çalışırken yatağın üzerinde ki beyazlıklar griye bürünmüştü. Utandım ve kızardım. Boşver öyle kalsın dedi. Sana ne dedim. Neden gerginsin dedi ve dumanı üfledim odaya doğru. Loş ışığın yansımasıyla bir bulut oluştu duvarda ve içimde ki gerginlik dağılıverdi bir anda. Gülmeye başladım. Niye gülüyorsun demeye kalmadı ve bir anda ciddileştim. Gitmek istiyorum dedim. Tekrar neden diye sordu?! Kalmak için bir sebebim yok dedim bulalım dedi. Solgun yüzü bir anda kanlanır gibi oldu ve kaşlarını çatarak neden kaçmaya çalışıyorsun dedi. İşim var dedim. Bu saatte mi diye sordu haklı olarak? Bir şey diyemedim. Pantolonumda ki lekeyi gördüm ve onu izlemeye başladım. Ne yapıyorsun dedi? Düşünüyorum dedim.

     Neyi?!

Sessizlik oldu ve aklımdan bir sürü şey geçti. Saat 4:45 i gösteriyordu. Yine yalnızlığım geçiyordu aklımdan. Yine anlaşılamamayı. Yine bütün bu olanların anlamsızlığı geçiyordu aklımdan.

    Yarın ki işlerimi dedim. Ne işin var diye sordu? Cevap vermedim. Bir müddet ona baktım. Üzerinde ki örtüden çıkan ayaklarına baktım bir anda. Küçücüktüler. Gülümsedim ayaklarına doğru. Çok hoşuma gitmişlerdi. Bileğinde ki hal hal da gözüktü birden ve elini komidine çarparak irkilmeme sebep oldu. Nesin sen diye sordum?

     Bir hafta önce adını sorduğun ama adını söylemediğinim diye çıkıştı. Belki de heyecanlanmıştım dedim. Adını söyle bana dedi. Yunus dedim. Hahahah diye güldü. Aptalsın sen dedi. Biliyorum dedim.

    Ayağa kalktım ve yanına yaklaştım gidiyorum hep mutlu kal dedim. Gülümsedi. Sende dedi.

Öylesine Sevmedim

March 20th, 2007

Yine serseri hüzünler yaşıyorum bu gece

Dokunmadığım, dokunmaya korktuğum yalnızlığım için ağlıyorum.

Bir tatlı koku yankılanıyor bedenimde.

Ölesiye kokluyorum kulaklarımda çınlayan sesini.

Öylesine sevmedim…

 

Bakışlarıyla konuşuyorum hayalimde ki…

Yanımda yürüyüşü, gülümseyişi parıldıyor hala ruhumda.

Bıraktığı boşlukta geziyorum.

Onu arıyorum.

Öylesine sevmedim…

 

Fotoğraflarına küsüyor kapris yapıyorum.

Nedendir bilinmez özlüyorum sessizliğini.

Kızıyorum böylesine gururlu oluşuma…

Bir kere de vazgeçmeyeyim istiyorum.

Öylesine sevmedim…

 

Bir kere de savaşmak istiyorum

Yorgun düşmek, dokunmak istiyorum soluksuz gecenin karanlığına

Hiç bir şey görünmüyor yine ufukta

Lütfen affet diyemiyorum…

Öylesine sevmedim…

 

Kendimi bile affetmekten acizim bu ruhsuz bedenimde

Nedensiz anılar beliriyor belleğimde

Hiç böyle olmadım…

Hiç bu kadar acımasız da olmadım kendime

Öylesine sevmedim…

 

Sigaram sırt çevirdi yine bana…

Onun için yanıyorum dedi

Sigaramdan kıskandım.

Bakmadım bakamadım yine …

Öylesine sevmedim …

 

Son Düş!!!

March 7th, 2007

Eğer görmeyi istediğin bir düşün varsa sadece uyu belki de son düşün ölüm olur!!!

Fahişe

March 7th, 2007

bir gram delikanlılık yok ciğerlerinde,

adam nefesi solumamışlar hiç,

bir fahişe gibi ahlaksızca seviştiler,

arkalarına bile bakmadılar,

sadece lanet ettim yüzlerine ve ruhlarına,

bakamadılar,

şerefsizler demeyi yediremedim kendime,

aşağılık olamazdım,

bu kadar mı az insan olunurdu,

paranın şımarttığı bünyeler,

zorluk yaşamamış bünyeler,

kaderlerinde çizgiler silik

bakışları bulanık

anlamsız,

sessiz,

ezik,

yıkık,

birşeylerin peşinde koşamayacak kadar beceriksiz,

çürümeye yüz tutmuş beyinleri

işte ancak bu insanlar dostum olabilirdi benim,

ancak onları sevebilirdim,

belki de liyakatım bundan ibaretti,

belki ben de onlar gibiydim,

ama en azından gerçekten sevmeyi bildim,

sessizce ağlamayı,

rikkatle okşamayı bildim

üzgün yanakları,

ve hoş,

duygu,

anlam,

yalan,

ve ihanet vardı gözbebeklerimde

O kadar

March 7th, 2007

O kadar canım yandı, o kadar kıskandım ki

O kadar ata toprağında sürülmüş hissettim bedenimi,

O kadar kan toplandı ki yüzüme,

O kadar ağlamaklı hissettim kendimi,

O kadar geç kalmış,

O kadar aldatılmış hissettim,

O kadar sevmişim ki,

O kadar da sevilmez ki dedim kendime,

O kadar kokusunu özledim ki,

O kadar damarlarım çekildi ruhumdan,

O kadar sessiz ağladım ki,

O kadar titredim olduğum yerde,

O kadar anlamsız geldi ki bana,

Sevmek, sevilmek, özlemek zor şeymiş dedim kendi kendime.

Gece 2

March 7th, 2007

Bir aralık gözüme bir fotoğraf ilişti. Garipsedim bir anda. Yaşlı bir çınar ağacını andırıyordu fotoğraftaki şey. Görmüş geçirmişti besbelli. Her yanı perişandı. Artık yıkılmış ayakta durmaya mecali kalmamıştı koca çınarın. Yıllar ona kötü davranmıştı. Bir yere bakıyordu sanki. bir şeyler görmüş ve iyice garipsemişti. Düşüncelere dalmış ve öylece seyrediyordu çınar. Genç çınar ağacı vardı karşısında. Daha o kadar toy o kadar az görmüş ve o kadar az yaşamıştı ki. Ama çok gururluydu. Öyle dikti ki başı öyle kibirliydi ki genç çınar. Gözleri göklere meydan okurcasına bakıyordu. Anlamsız gelmişti her şey genç çınara. O da gecenin anlamsızlığında kaybetmişti kendini. Sevdiği o tatlı uzun, yaprakları üful üful pervaz eden sevimli çınara dikkat kesilmişti bir anda. Tatlı çınar elinde yılların hatıralarını sakladığı albümden tek tek yırtıyordu tanımadığı hatırlamadığı insanların eskimiş fotoğraflarını. Sonra kendi fotoğraflarını yırtmaya başladı bir anda tatlı çınar. Artık kimse görmesin kimse duymasın istiyordu onun o üful üful eden yapraklarını.

…!!!

March 7th, 2007

İşte yalanlar bu kadar tatlı, ve hayat bu kadar acımasız…