Küçük Kız’ın bebeği
Sunday, September 2nd, 2007Bir bayram sabahı uyanmıştı küçük kız. Onun için güzel bir gün olacaktı. Öyle uyanmıştı. Geceden korkmuş ve annesinin yatağında uyumak istemişti. Huzur dolu küçük kız babasından kalan oyuncak bebeğini bulmaya çalıştı uykulu gözlerle. Yataktan düşmüş ve yatağın yanında ki küçücük terliklerinin üstünde öylece yatıyordu. Yavaşça bebeğini almış terliklerini giymiş ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru ilerlemişti. O küçücük beden lavaboya ulaşmanın verdiği bin bir zahmetle bebeğini kenarda ki çıkıntıya koymuş ve yalnızca gözlerinin göründüğü aynaya bakarak yüzünü yıkamıştı. Neden sonra bebeğini alıp üstünü değiştirmek üzere odasına doğru yol almıştı.
Küçüktü odası da en az onun kadar. Kapıdan girdikten hemen sonra üzerinde pembe örtülerin olduğu yatağının hemen başucunda o çok sevdiği babasının fotoğrafı vardı. Yatağın hemen kenarında duran oyuncak sepetine günlerdir hiç bakmamış hep beraber babasıyla oynadığı o oyuncağıyla oynuyordu. Adını eylül koymuştu o küçük bebeğin. Bir eylül günü almıştı ona babası o küçük bebeği. Perdeleri lilaydı. Severdi lila rengini bu küçük kız. Dolabından çıkarmıştı annesinin aldığı bayramlıklarını. Giydi ve dünyanın en tatlı kızı oldu.
Yatağının başında duran babasının fotoğrafına bakarak bugünde bebeğimi gözyaşlarımla süsleyip senin yanına geleceğim baba diyerek gözyaşlarına boğulmuştu küçük kız. Kocaman bir kadın gibi ağlıyordu. Öylesi gözyaşları kaplamıştı küçücük tatlı yüzünü. Minik kalbi çok hızlı atıyor ve bir gün geleceksin dimi baba diye hıçkırıklara boğuluyordu bu huzurla uyandığı sabahta.
Her gece yatmadan bir damla gözyaşı dökerdi babası için. Hep anlamaya çalışırdı bu erken ayrılığı. Hep neden diye sorardı bilmeden belki anlam veremeden. Daha altı yaşındaydı ama nice genç beyinlerin kuramayacağı cümleleri kurardı.
Onun resmini yapardı. Babasının resmini yapardı ve o resimlerde hep babasının onu götürdüğü parkların çizimleri vardı.
Bu sabahı yine hüzne gark olmuştu küçük kızın. Yine bebeğiyle dertleşmiş ve yine babasının mezarında ona sunacaktı kederiyle süslediği o küçük bebeği. Mağrurdu sanki biraz da kızgındı. Daha sarılmak için yeterince büyük değildi onun kolları, daha kokusunu hatırlayacak kadar koklamamıştı babasını, daha saçlarını çekecek kadar uzamamıştı parmakları.
Annesi girdi odaya. Kızını bir türlü görmeye alışamadığı o halde görmüştü yine. Yine daralmıştı yine sıkışmıştı kalbi. Uğruna ölecek kadar sevdiği kocasının emaneti olan bu küçük kızın gözyaşları kezzap misali kalbine dökülmüştü. Yaklaşamadı. Gözyaşları gözünde belirmiş yeter bırak artık bizi de süzülelim bu yılların verdiği acılardan oluşan çizgilerden aşağıya doğru diye. Dokunma acıların süzülsün saf kalsınlar öylece gidelim diye çılgına dönmüştü gözyaşları.